Örgün Eğitim Kademesinde Görülen Sürekli Hastalıklar

1. ASTIM HASTALIĞI

Astım bronş dediğimiz akciğer içi hava yollarının müzmin iltihabi bir hastalığıdır. Bu iltihap alerjiye veya sık geçirilen enfeksiyonlara bağlı gelişebilir. Astımda: -Havayolları iltihaplı ,şiş ve kızarıktır. Havayolları iltihaba bağlı daralmıştır -Havayollarında aşırı duyarlık vardır.

Havayollarında Aşırı Duyarlılık Nedir?Hava yollarında aşırı duyarlılık normal bir insanın hava yollarının karşılaştığı zaman herhangi bir kasılmaya yol açmayan sigara dumanı, parfüm, yemek ve bazı diğer kokulara karşı aşırı bir tepki vererek bronşların daralması halidir . Bu temas sonucu hastalarda öksürük krizi ve nefes darlığı ortaya çıkabilir.

Astımın Belirtileri Nelerdir

Nefes darlığı, 3 haftadan uzun süren öksürük, Göğüste ıslık sesi, Göğüste tıkanıklık hissidir

Nefes darlığı ataklar halinde gelmekte olup özellikle geceleri uykudan hastayı kaldırması tipiktir. Ataklar arasında hastanın genelde nefes darlığı yakınması yoktur. Hastaların bir kısmında nefes darlığı sürekli bir hal alabilir ve hastanın yaşam kalitesini bozarak sürekli geceleri uykudan uyandırmaya, iş gücü kaybına, acile başvuralara, hastaneye yatmalara neden olabilir. Astımlılarda mutlaka nefes darlığı olmak zorunda değildir. Öksürükle de seyreden astım formaları vardır. Özellikle geceleri gelen ve hastayı uykudan uyandıran öksürük, eforla gelen öksürük yakınmaları olduğunda astım olası bir tanı olarak akla gelmelidir.

Astım Atağında Neler olur?Astım atağında genelde tetiği çeken bir faktör vardır. Altta yatan temel neden çoğu hastada alerji olmakla beraber en sık olarak enfeksiyonları takiben hastalarda astım ataklarına rastlanır. Astım atağında havayollarında var olan iltihap daha da artarak hava yollarını iyice daraltır. Havayollarında balgam üreten hücrelerin salgısı artar ve balgam tıkaçları oluşarak hava yollarını tıkar. Ayrıca hava yollarının etrafında var olan kas lifleri kasılarak var olan patolojinin daha da artmasına ve hava yollarının daha da daralmasına neden olur.

Astımın Nedeni nedir ?Astım temelde genetik bir hastalıktır. Yakın aile çevresinde astım olan kişilerde astım gelişme olasılığı daha yüksektir. Aile yakınlarında astım olmadan da genetik bazı bozukluklara bağlı olarak astım gelişme olasılığı vardır. Ayrıca çevresel faktörlerde astım gelişiminde rol oynayabilir.

Astım Ataklarını neler oluşturabilir?

1. Ev tozu akarları
2. Çimen, ağaç, hububat polenleri
3. Küfler
4. Hamam böcekleri
5. Kedi, köpek, kuş gibi ev içersinde beslenen hayvanlar
6. Nezle grip gibi enfeksiyonlar
7. Sigara dumanı, odun, kömür dumanı, tezek yakma, parfüm, saç spreyleri, yemek ,boya kokuları gibi ağır kokular, otomobil içersindeki kokular,sis ve hava kirliliği
8. Psikolojik faktörler
9. Egzersiz
10. Aşırı rutubetli iklim
11. Hava ve mevsim şartlarında değişim
12. Gülme, ağlama gibi ani sık nefes alış verişini gerektiren manevralar
13. Mesleki faktörler

ASTIM ATAĞINDA NE YAPACAĞIM?

Astım atağında kullanmakta olduğunuz kısa etkili beta mimetik ilacı 2 nefes almanız gerekmektedir. Şayet nefesinizde bir düzelme hisstemezseniz 20 dakika sonra 2 nefes daha bu ilaçtan alabilirsiniz. İkinci ilaç alımından 20 dakika sonra hala nefesiniz düzelmedi ise ve özellikle durumunuz daha da kötüye gidiyorsa en yakın sağlık kuruluşuna baş vurarak acil yardım almanız gerekebilir.



2. BÖBREK YETMEZLİĞİ

Kronik böbrek yetmezliği her yaş grubunda ve çocuklarda da görülebilen ciddi bir hastalıktır. Yapılan çalışmalar her bir milyon çocuktan 3’ünde kronik böbrek yetmezliği olduğunu göstermiştir. Böbrekler vücudumuzun sağlıklı olabilmesi için pek çok görev üstlenmişlerdir. Böbreklerimiz süzgeç görevi görerek kanımızda biriken zararlı maddeleri temizler ve vücudumuzdan uzaklaştırırlar. Bunun yanı sıra vücudumuzun su ve tuz dengesini sağlar, kan basıncını düzenler, kan yapımına yardım eder ve hatta kemik gelişimini düzenleyerek kemiklerimizin güçlü ve kuvvetli olmasını sağlarlar. Vücudumuzdaki kalsiyum ve fosforun denge içinde olmasından da böbreklerimiz sorumludur. Böbreklerimizin üstlendiği bu görevleri yerine getiremediği duruma "böbrek yetmezliği" denilmekte ve böbreklerimizle birlikte daha pek çok organ sistemimizin çalışamamasına neden olmaktadır.

Kronik Böbrek Yetmezliğinin Nedenleri?

Böbreklerin çalışmasına engel olabilecek birçok olay vardır. Bunlar arasında en önemli olanları doğumsal kusurlardır. Bunların arasında en sık rastladığımız durum “vezikoüreteral reflü” dür. Vezikoüreteral reflüde idrar, idrar torbasından böbreklere geri kaçar. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarının eşlik ettiği bu durum uzun vadede böbreklerde yaralar oluşmasına ve böbreğin çalışamayacak hale gelmesine neden olur. Diğer doğumsal kusurlar arasında böbreklerin veya idrar torbasının henüz anne karnında iken yeteri kadar gelişememesi, böbreklerimizin içinde yer alan kanallarda veya idrar yollarında tıkanıklıklar meydana gelmesi sayılabilir. Ayrıca bazı kalıtımsal yani, anne ya da babadan çocuklara geçebilen hastalıklar da önemli bir yetmezlik nedenidir. Bunlara örnek olarak polikistik böbrek hastalığını veya Alport Sendromu'nu verebiliriz. Nefritler de böbrek yetmezliğinin önemli nedenlerinden biridir. “Nefrit” adı verilen böbrek hastalığının farklı türleri vardır ve bunların bazıları böbrek yetmezliği ile sonuçlanabilir. Bunun yanı sıra lupus ya da diyabet gibi bazı sistemik hastalıklar da böbrek yetmezliğine neden olabilir. Bu hastalıklar direkt olarak böbrekle ilgili değildir ancak vücudun değişik bölümlerine ve de böbreklere hasar verebilen hastalıklardır.

Çocuklarda Böbrek Yetmezliğinin Nedenleri?

Kronik böbrek yetmezliği son derece sinsi bir hastalık olup, özellikle ilk dönemlerinde pek bir belirti vermeyebilir. Hastalarda öncelikle halsizlik başlar ve bu aşamada hastalık çoğu zaman atlanır. Daha ileri aşamalarda hipertansiyon, göz kapaklarında ve bacaklarda şişme, kemiklerde özellikle bacaklarda ağrı, bacaklarda eğrilik ve idrar miktarında azalma görülebilir. Hastalık çok daha ilerlediğinde ise hastalar havale geçirebilir, komaya girebilir, akciğer sorunları ve kalp yetmezliği gelişebilir ve hatta hasta aniden hayatını kaybedebilir.

Kronik böbrek yetmezliğinin çocuklarda tedavi yöntemleri nelerdir? İlaçla tedavisi mümkün müdür?

Böbrek hastalıklarının tedavisinde doktorların yapabileceği birçok şey vardır. Bunlar:

• İlaçlarla destek tedavisi
• Doğru ve düzenli beslenme
• Büyüme ve gelişmenin sürdürülmesi için tedavi
• Diyaliz
• Transplantasyon’dur.

Kronik böbrek yetmezliği olan bir çocuğun beslenmesi nasıl olmalıdır?

Kronik böbrek yetmezliği olan bir çocukta beslenmeye dikkat etmek çok önemlidir. Bir yandan çocuğun büyümesi ve gelişmesi için gereken besin öğelerini uygun miktarlarda çocuğa vermek zorundasınız. Bir yandan da böbrekleri çalışmadığı için vücutta birikecek olan zararlı maddeleri atamayacağından diyetini kısıtlamanız gerekmektedir. Sonunda bu iş iki ucu keskin bıçağa benzer. Dengeyi çok iyi ayarlamak gerekir. Hastalar diyaliz tedavisi sırasında da yediklerine dikkat etmek zorundadırlar. Bazı yiyeceklerin özellikle kısıtlanması gerekmektedir. Bunlar. Ağızdan alınan sıvılar, tuzlu yiyecekler, fosfor içeriği ve potasyum içeriği yüksek yiyeceklerdir.



3. HEPATİT B

• Hepatit B,karaciğer iltihabı anlamına gelen hepatit hastalığının etkeni olan virüslerden bir tanesidir.Meydana getirdiği hastalık,çok ağır tablolara neden olabilmektedir.Bu virüs,esas olarak karaciğerde yerleşir,orada çoğalır ve zamanla karaciğeri tahrip edecek boyutlara ulaşabilir. Hepatit B bulaşıcı bir hastalıktır ve ülkemizde çok önemli bir sağlık sorunudur. Türkiye’de bugün her 3 kişiden yaklaşık 1’i Hepatit B virüsü ile karşılaşmıştır. Yine her 10 kişiden 1’i Hepatit B virüsünü taşımakta ve bulaştırmaktadır. Hastaların % 75-80 inde herhangi bir belirti vermeksizin gelişir, taramalarda ve kan bağışlarında yapılan tetkiklerde tesadüfen tespit edilir. Kuluçka süresi 2-6 ay arasında değişmektedir. Bu süreler sonunda gözlenebilen Hastalık belirtileri ;

Aşırı halsizlik ve yorgunluk hissi. İştah kaybı. Bulantı. Kusma. Deride ve göz aklarında sararma. İdrar renginde koyulaşma. Karın ağrısı. Karaciğer bölgesinde hassasiyet , olarak özetlenebilir.

Hepatit B virüsü bulaştıktan sonra üç yol izler: Kişinin immün sistemi (bağışıklık sistemi) kuvvetli ise vücudunda virüse karşı antikor denilen koruyucu maddeler oluşur ve belirli bir düzeyde kalır,artık kişi doğal olarak aşılanmıştır, tam şifa ile iyileşmiştir. Ömür boyu Hepatit B’den korunacaktır. Oluşan bu koruyucu antikorlar, eğer ki olması gereken düzeye ulaşamaz ise kişi taşıyıcı olarak kalacaktır, henüz kendisi hasta değildir fakat potansiyel virüs saçıcısıdır, çevresi için hastalığın yayılmasında büyük bir tehlike oluşturur. Özellikle ülkemizde bu anlamda gizli taşıyıcılar çoktur, hastalığın kontrolsüz bulaşmasında en sessiz yolu oluşturur.Taşıyıcılar için risk yıllar sonra başlayabilir. Taşıyıcı kişi karaciğer kanserine aday olabilir veya organ hasarı ile karaciğer yetmezliğine girebilir. Kişide koruyucu antikorlar hiç oluşamaz, herzaman virüs güçlü durumdadır, vücut virüse yeniktir, karaciğer fonksiyonları bozuktur, karaciğer enzimleri yüksektir, kişi aktif hastadır, hızla karaciğer yetmezliğine gider veya hastalık yıllara yayılır zamanla karaciğer yetmezliğine ya da karaciğer kanserine dönüşür.

Hepatit B’de hedef organ karaciğerdir.

Karaciğer vücudu toksik maddelerden temizleyen, sindirimde görevli safrayı sentezleyip kana veren ,vücutta görevli pek çok taşıyıcı proteinleri sentezleyen ana organdır. Karbonhidrat,yağ ve protein metabolizmasında da çok önemli görevleri vardır. Bu virüs karaciğer dokusunu oluşturan hücreleri tutar,bu hücreler zamanla fonksiyonlarını yapamaz hale gelir, yukarıda bahsettiğimiz yollara göre karaciğeri zedeleyebilir ve tek tek hücre ölümü başlayabilir, sonrasında karaciğer doku kaybı gelişebilir. Sonuç:GERİYE DÖNÜŞSÜZ ORGAN HASARIDIR.

Hepatit B Nasıl Bulaşır ?

Hepatit B, kan yoluyla ve çok sıklıkla da yakın temasla (kan dışındaki vücut sıvıları: tükürük,ter,cinsel organ sıvıları) bulaşır. Derideki bir çatlak yada açık yara ile temas eden bir damla kan yada tükürük bile hastalığın bulaşması için yeterli olabilmektedir. Taşıyıcı anneden bebeğine de doğum esnasında bulaşabilir. En önemli ve yaygın bulaşma yolu korumalı da olsa cinsel ilişkidir, çünkü ter ve tükürük gibi vücut sıvılarıyla dahi geçişleri olabilmektedir. Kan ve kan ürünlerinin nakli, kirli enjektörlerin kullanımı(ör:uyuşturucu bağımlılarında olduğu gibi hijyenik olmayan şartlarda ortak kullanılan enjektörlerle),yeterli sterilizasyonun yapılmadığı cerrahi girişimler, kuaför ve berberlerdeki iyi sterilize edilmemiş manikür ve pedikür setleri, tıraş bıçakları, makaslar, steril olmayan aletlerle yapılan sünnet, kulak delme işlemleri ve ortak kullanılan diş fırçaları Hepatit B virüsünün bulaşmasına sıklıkla aracılık etmektedir.

“Hepatit B Taşıyıcılığı” Ne Demektir ?

Bu virüs ile temas eden her 10 bebekten 9’u ve her 10 erişkinden 1’i belirli bir süre sonunda (>>6 ay) mikrobu vücudundan atmayı başaramazsa yaşam boyu taşıyabilecek ve insanlara yayacaktır. Ancak taşıyıcılarda hastalık durumu farklılık gösterebilmektedir. Karaciğerlerinde oldukça ağır hasarın ortaya çıktığı bireylerde, yıllar sonra Karaciğer Yetmezliği, Siroz ve Karaciğer Kanseri görülebilmektedir. Kronik hepatitlilerin %25’i Primer Karaciğer Kanseri ve Siroz nedeniyle ölmektedir. Hepatit B Primer Karaciğer Kanserlerinin %60-80’inden sorumludur. Ve karaciğer kanserleri kanser ölümleri içinde ilk 3 sırada yer almaktadır. Hepatit b virüsü sigaradan sonra bilinen en yaygın kanserojendir(kanser nedenidir).

Hepatit B Risk Grupları Hangileridir ?

• Hepatit B’li anneden doğan bebekler
• Ev içinde Hepatit B hastası yada taşıyıcısı olanlar
• Birden fazla kişi ile cinsel ilişkisi olanlar
• Eşcinseller
• Kan ve kan ürünleri kullananlar
• Hemodiyaliz hastaları
• Damar içi ilaç bağımlıları
• Sağlık personeli
• Toplu halde bulunulan yerlerde ( okullar, kreşler, kışlalar, yurtlar, huzurevleri v.s.) yaşayanlar risk gruplarını oluştururlar.

Hepatit B’den Korunmak Mümkün müdür ? Virüs vücuda girmemişse korunması kesinlikle mümkün olan bir hastalıktır. En etkili korunma yolu da aşılanmadır. Koruyuculuğu %90-95’tir. Eğer koruyucu düzeyde antikor titresi elde edilmişse koruyuculuk %100’e ulaşır.

• Aşılama, taşıyıcılara veya aktif hasta olanlara yapılamaz.
• Uygulanacak aşı şeması, toplam üç dozun belirli zamanlara bölünerek uygulanması ile olur.
• Genel olarak kullanılan aşı şeması: ilk doz 0.ay(sıfırıncı ay) kabul edilmek kaydıyla, bir ay sonra 2.doz ve 5 ay sonra 3.doz olmak üzere 0-1 ve 6.ayda yapılan 3 doz aşı uygulamasıdır.
• Bir diğer uygulama da hızlı cevap beklenen olgulardaki kullanılan şemadır:
• 0.ayda 1.doz,bir ay sonra 2.doz,bir ay sonra 3.doz ve de 12.ay da(yani son 3.dozdan 11 ay sonra ) 4.dozun yapılmasıdır.
• Aşılama sonrası enjeksiyon yerinde ağrı, kızarıklık, şişlik, ateş yüksekliği ve birtakım allerjik reaksiyonlar görülebilmektedir. Çoğu önemsiz reaksiyonlardır. Hastalığın risklerinin yanında daha da önemsizleşirler.

SONUÇ OLARAK HEPATİT B’NİN, ÖNEMLİ SONUÇLAR DOĞURAN, YAYGIN VE BULAŞICI BİR HASTALIK OLDUĞUNU, TEDAVİSİNİN HER ZAMAN BAŞARILI SONUÇ VERMEDİĞİNİ AMA KORUNMAK İÇİN ETKİLİ BİR AŞISININ BULUNDUĞUNU UNUTMAYALIM !!



4. KALP RAHATSIZLIĞI

Kadınlar maalesef erkeklere oranla, kendi risk faktörlerini daha az fark etmektedir. Kalp hastalığının yakınmaları, kadınlarda erkeklere göre daha belirsiz seyretmekte bu nedenle çok uyarıcı olmamaktadır. Erkekler daha çok göğüs ağrısı yakınması ile başvururken kadınlarda yorgunluk, nefes darlığı gibi daha genel yakınmalar şeklinde başlamaktadır. Böylece birçok kadın bu yakınmaların üzerinde durmayıp daha geç dönemde hastalık ilerledikten sonra doktora gitmektedir.

Kalp hastalıklarının teşhisinde kullanılan testler, kadınlarda daha az uygulanmakta ve daha yanıltıcı sonuçlar vermektedir. Bu sebeple de erken teşhis edilme oranı, erkeklere göre daha düşük olmaktadır.

Ne zaman kalp hastalığı belirtilerinden şüphelenmeliyim?

Kalp damar tıkanıklığı çok belirsiz hatta bazen ilk bulgu olarak kalp krizi ile ortaya çıkabilir ancak şu bulgular varsa mutlaka kalbinizi kontrol ettirin.

• Eskiden yürüdüğüm mesafeleri artık rahat yürüyemiyorum, nefesim kesiliyor, çabuk yoruluyorum.
• Yürürken göğsümde bir yanma oluyor veya göğsümde bir baskı, basınç hissi oluyor.
• Tok karnına yürürken veya elimde yükle yürürken zorlanıyorum
• Hızlı yürürken veya yokuş yukarı giderken, rüzgara karşı yürürken göğsümde ağrı, yanma veya zorlanma oluyor.
• Yürürken sol kolumda ağırlık ve uyuşma oluyor yoruluyorum.

Kalpteki her ağrı dikkate alınmalı mı?

Kalp, 24 saat durmadan çalışan ve normal bir adaleden daha fazla oksijene ihtiyaç duyan bir organdır. Damarlardan biri tıkanırsa ve yeteri kadar oksijen kalbe gitmezse kalp krizi oluşur. Kalp krizi yürürken ağrılarla başlayabilir ve sonrasında istirahat ederken de kendisini gösterebilir. Bunun yanında ağrısız kalp hastaları da (sessiz kalp hastalığı) vardır. Ağrısı olmayan hasta şansızdır. İlk ağrı kalp krizi, ilk kalp krizi yaşamı yitirecek kadar ağır olabilir.

Hangi ağrılar kalp krizini haber veriyor? Göğüs, boyun, kol, sol bilek ya da parmakta ağrı, baskı hissi, uyuşukluk ve karıncalanma varsa hemen doktora gidilmelidir. Özetle bu bölgelerde daha önce olmayan herhangi bir his dikkate alınmalıdır.

Kalp hastalıklarının nedenleri Kalp ve damar hastalıklarının en az %80 oranında sigara, hipertansiyon, yüksek kan yağları, ailede kalp hastalığına yatkınlık, şişmanlık, hareketsiz yaşantı, diyabet gibi klasik risk faktörlerine bağlı olarak geliştiği bilinmektedir. Bu nedenle bu risk faktörlerinin azaltılması durumunda, kalp damar hastalıklarına bağlı ölüm ve sakatlık oranının %80-90 oranında azaltılabileceği bilinmektedir. Kadın ve kalp hastalığı ilişkisini anlamak için bu risk faktörlerinin, kadın cinsiyette nasıl bulunduğuna bakmak aydınlatıcı olur. Sigara , Hipertansiyon, Kan yağlarının yükselmesi, Obezite ve hareketsiz yaşantı.

Düşen tansiyonu yükseltmek için ne yapabilirim? Göz kararması, baş dönmesi, ani bir halsizlik ve ter boşalması gibi durumlar tansiyon düşüklüğünde olabilir. Tansiyon düşmesine bağlı yakınmalar olduğunda hemen oturur ve mümkünse yatar pozisyonda ayaklarınızı baş seviyenizden yukarı kaldırın. Kendinizi iyi hissedene kadar ayağa kalkmaya çalışmayın.

Eğer tansiyon ilacı kullanıyorsanız bu durumdan doktorunuzu haberdar edin ve ilaçlarınızı gözden geçirin. Bol miktarda sıvı almaya özen gösterin. Çok fazla tuz kaybınız olmuşsa tuz alımınızı arttırın. Kendinizi iyi hissettiğinizde hemen ayağa kalkmayın. Önce biraz oturun sonra destek alarak ayağa kalkın.

Yükselen tansiyonu düşürmek için ne yapabilirim? Tansiyon yükselmesi durumunda önce panik olmayın. Heyecan ve sinirlilik tansiyon düşüşünü engeller. Gerilimli bir ortamdaysanız sakin ve temiz hava alabileceğiniz gevşeyebileceğiniz bir yere geçin ve sakin sakin nefes alın. Tansiyon düşürmede kullanılan dilaltı hapını dilinizin altına koyun ve 30 dakika sonra tekrar tansiyonunuzu ölçün.

Tansiyon ilaçlarınızı düzenli kullanın, o günkü dozunu almadıysanız hemen alın ve tansiyonunuzu takip edin. Tuzu ve tuzdan zengin gıdaları çok az tüketin. Ağrı kesiciler tansiyon artışına sebep olabileceğinden doktorunuza danışarak alın.

Yorgunluk hangi kalp hastalıklarının belirtisi olabilir? Kalbin pompalama gücü azaldığında; yani kalp yetmezliği oluştuğunda, hastanın ilk yakınmaları, yorgunluk, bitkinlik olabilir. Tüm organ ve dokuların olduğu gibi, iskelet kaslarının da kana gereksinimleri vardır. Kalbin pompalama gücü azaldığında, vücut kanı öncelikli olarak beyin, böbrek ve kalbe gönderdiğinden, iskelet kaslarına gelen kan miktarı azalır. Dolayısıyla, kişi kendini yorgun hisseder. Kalp yetmezliği tedavisi olan bir hasta, yorgunluktan yakınmaya başladığında, kalp yetmezliğinin kötüye gittiği düşünülmelidir.

Yorgunluğa hangi belirtiler eşlik ettiğinde kalp hastalıklarından şüphelenmeli ve kardiyoloji uzmanına başvurmalı?

Sebebi bulunamayan yorgunluğun kalp krizinin erken bulgularından olabileceğini söyleyenler vardır. Bir kişide hiçbir neden yokken, yorgunluk, uyku bozukluğu, aşırı sinirlilik, nefes almada zorluk ortaya çıkarsa, bunun bir kalp krizi habercisi olma ihtimali vardır. Önceleri bu bulguları “infarktüs öncesi sendromu” (preinfarktüs sendromu) olarak isimlendirenler olmuşsa da, bugün için klasik bilgi olarak kabul edilmemektedir. Ancak kalp krizi geçiren kişilere sorulduğunda pek çoğu kriz öncesinde böyle bir dönem geçirdiğini söylemektedirler Özellikle ; yorgunluğa eşlik eden;

• Eforla gelen göğüs ağrısı,
• Göğüs yanması (Koroner arter hastalığı ile ilgili olması kuvvetle muhtemeldir.)
• Nefes darlığı,
• Gece uykudan nefes darlığı ile uyanma

Kalp yetmezliği ile ilgili olabileceği düşünülmelidir. Bu hastalar vakit geçirmeden kardiyoloji uzmanına başvurmalıdırlar.

Kalp kontrolleri ne zaman başlamalı? Kalp kontrolleri anne karnında başlamalıdır. 3. ayını bitirdikten sonra ultrason ile bebeklerin kalp odacıklarına bakılıp, sağlıklı olduğu teşhis edilmelidir. Doğumdan sonra beş yaş içinde ECHO yapılmalı, daha sonra 20 yaşına kadar hiç olmazsa birkaç kez kan şekeri, kan yağları, tansiyon kontrolü yapılmalıdır.

Kalp sağlığı açısından en riskli dönem hangisi? 20 ila 30 yaş kalp sağlığı bakımından yıpranma katsayısının en fazla olduğu dönemdir. Üniversiteye gelene kadar süper zorlamalı sınavlar, üniversiteye başlayınca aileden ilk kez ayrılma, ilk aşk, evlilik, çocuk sahibi olmak kalbi yormaktadır. Doğduğumuzda kalbimiz sıfır yaşındadır. 20 yaşına geldiğimize ise kalp 20 yaşından daha fazla olduğu kesindir. Önemli olan kalp yaşı ile normal yaşı dengeli götürmektir. Bu dönem en çok sigaraya başlandığı dönemdir. Türkiye’de 15-27 yaşa arasında her gün sigara içme oranı %22, her üç üniversite öğrencisinden birisi (%33) sigara içiyor. 30 yaşına kadar kötü kullanılmış bir kalp erken kalp krizini hazırlar.

Çocuklar kalp krizi geçirebilir mi? Çocuklarda kalpten gerçekleşen ölümler kalp krizi değildir. Kalp krizi olabilmesi için kalbi besleyen damarların içinde bir pıhtı oluşup, damarları tıkaması gerekmektedir. Çocuklardaki olaylar genellikle doğumsal olayların getirdiği nedenlerdir. Bu bir kapak darlığı (çoğunlukla aort kapak), doğumsal ritim bozukluğu ve kalbin iki duvarı arası kalınlaşması olabilir. Çoğunlukla çocuklardaki ölümler doğumsal anomalilere bağlı ritim bozukluğu ile olmaktadır. Yeni doğan bebeklerde emme zorlukları, emerken morarma gibi sorunlar yaşanırsa bu doğumsal bir kalp anomalisinin habercisidir.

Soğuk ve sıcak kalp sağlığını nasıl etkiler? Kalp krizi ve damar hastalıkları kışın artmaktadır. Soğuk, bir spazm faktörüdür. Soğuk direkt göğüsten ya da nefes yoluyla ağızdan alınınca spazma neden olur. Özellikle soğuk havalarda dışarı çıkarken sıkı giyinilmeli ve mutlaka atkı takılmalıdır. Kış aylarında kullanımı artan kimi grip ilaçları ritim bozukluğuna neden olmaktadır. Yazın da aşırı sıcaklar oluşan su kaybı kalp sağlığını tehdit eder. Terleme ile kaybedilen elektrolitler ritim bozukluğuna, kaybedilen su nedeni ile kanın koyulaşarak akışkanlığının azalması da koroner damar içinde mevcut masum bir darlığın tıkanıklık yapmasına neden olabilir. Yazın içilmesi gereken su miktarı; idrar rengi açık olacak miktarda olmalıdır. Bu da yaz ayları için 2,5-3 litre demektir.

Kalp için hangi spor yapılmalıdır? Kalp sağlığı için en iyi spor hızlı yürümedir. Bünyeyi fazla yormayacak şekilde spor yapılmalıdır. Eğer vücut alışkınsa günde 45 dakika yürümek idealdir. Ancak ilk defa spor yapılacaksa çok yüklenmemek ve vücudu yormamak gerekmektedir. Kalp sağlığı için ikinci önemli spor dalı da yüzmedir. Yapılacak olan spor sırasında nabzın yüzün altında olmaması ama yüz yirminin de üzerine çıkarılması gerek yoktur. Kalp hastalıklarından korunmanın ilk adımı sigaradan uzak durmak olmalıdır. Sonrasında ise kilo, tansiyon ve şeker kontrol altında tutulmalıdır. Hayatınızdan şeker ve karbonhidratları çıkarınız. Sigara ile hiç tanışmayınız.



5. KANSER

Kelime anlamı olarak kanser, bir organ veya dokudaki hücrelerin düzensiz olarak bölünüp çoğalmasıyla beliren kötü urlara denir. Genel anlamda ise kanser vücudumuzun çeşitli bölgelerindeki hücrelerin kontrolsüz çoğalması ile oluşan 100'den fazla hastalık grubudur. Çok çeşitli kanser tipleri olmasına rağmen, hepsi anormal hücrelerin kontrol dışı çoğalması ile başlar. Tedavi edilmez ise ciddi rahatsızlıklara, hatta ölüme dahi neden olabilir.

Kanser Belirtileri

Kanserin belirtilerini bilmek hastalığın erken teşhisi açısından önemlidir, ancak bu belirtilerin birine veya daha fazlasına sahip olmak kişinin kanser olduğu anlamına da gelmez.

1. Açıklanamayan kilo kaybı:Birçok kanserin; özellikle mide, pankreas, yemek borusu (ösefagus) kanseri ve akciğer kanseri gibi; ilk belirtisi açıklanamayan kilo kaybıdır.
2. Ateş: Kanserde sıklıkla görülür fakat genelde ileri evre kanserler ile birliktedir. Kan kanseri ve lenf bezi tümörlerinde ise başlangıç belirtisi olarak ortaya çıkabilir.
3. Halsizlik: Kan kanseri veya kansızlığa neden olabilen mide veya kalın bağırsak kanseri gibi kanserlerde erken ortaya çıkabilir. Halsizlik kanserin seyrini tahmin etme konusunda önemli bir bulgudur.
4. Ağrı: Kemik veya testis tümörlerinde ilk belirti olabilir ama genelde ileri evre kanserlerin bir belirtisidir.
5. Memede veya vücutta hissedilen kitleler: Özellikle meme, testis, lenf bezi veya yumuşak doku tümörleri cilt altında bir yumru veya şişlik ile hissedilebilir.
6. Cilt değişiklikleri: Cilt tümörleri haricinde iç organ tümörlerinde de görülebilir. Bazı kanserlerde sarılık, ciltte koyulaşma veya ciltte kızarıklık görülebilir.
7. Kanama: Olağan dışı kanama birçok kanserde erken veya geç dönemde ortaya çıkabilir. Balgamda kan görülmesi akciğer, dışkıda kan görülmesi kalın bağırsak, idrarda kan görülmesi idrar torbası (mesane), zamansız vajinal kanama ise rahim veya rahim ağzı (serviks) kanserinin belirtisi olabilir.
8. Dışkılama veya idrar yapma alışkanlığında değişiklik: Uzun süreli kabızlık, ishal veya dışkı boyutunda değişiklik kalın bağırsak kanserinin ilk belirtisi olabilir.İdrar yaparken sancı, idrarda kan görülmesi veya idrar yapma sıklığının değişmesi prostat veya idrar torbası (mesane) kanserinin ilk belirtileri olabilir.
9. Öksürük ve horlama: İnatçı ve geçmeyen öksürük akciğer kanserinin horlama ise gırtlak (larinks) kanserinin ilk belirtileri olabilir.

Ben ve siğillerdeki değişiklikler: Vücudumuzda yıllardır mevcut olan bir ben veya siğilde şekil, boyut veya renkte yeni ortaya çıkan bir değişiklik durumunda hemen bir doktora müracaat edilmelidir. Zira melanom denilen cilt tümörlerinde erken teşhis ile tedavi şansı artmaktadır

Tedavi Şekilleri
1. Cerrahi Tedavi: Cerrahi, kanserli dokunun vücuttan çıkartılmasıdır. Pek çok kanserde cerrahi tedavi uygulanan ilk yöntemdir ve bazı kanserlerde cerrahi tedavi ile şifa sağlanabilir. Cerrahi aynı zamanda tanının doğrulanması(biyopsi), evreleme, yan etkilerin ve ağrının azaltılmasında kullanılan bir tedavi yöntemidir.
2. Hormonal Tedavi: Prostat kanseri ve meme kanseri gibi bazı kanserler vücutta hormon olarak adandırılan bazı maddelerin varlığında büyüyüp gelişirler. Hormonal tedavi vücuttaki hormon miktarını değiştirerek meme, prostat kanseri ve üreme sistemi kanserlerinin tedavisinde kullanılır.
3. Evreleme : kanserin nerede (yerleştiğinin), nerelere yayıldığının ya da vücutta diğer organların etkilenip etkilenmediğinin tanımlanmasıdır.
4. Radyasyon : Radyasyon tedavisi, Radyasyon Onkolojisi Kliniklerinde kanserli hastalarda tek yöntem olarak uygulanabildiği gibi, cerrahi ve kemoterapi ile beraber aynı anda ya da ardışık olarak uygulanabilir. Tüm kanserli hastaların %52’sine tedavinin bir aşamasında radyasyon tedavisi uygulanmaktadır.
5. Kemoterapi Nedir? Kemoterapi, kanser hücrelerini yok etmek veya bu hücrelerin büyümesini kontrol altına almak için antikanser ilaçlar kullanılarak yapılan tedavidir.



6. SARA HASTALIĞI( EPİLEPSİ)

Sara hastalığı ortalama olarak her 100 çocuktan birinde görülen bir hastalıktır. Beyinde aşırı elektriklenmeden dolayı tekrarlanan nöbetlerdir. Nöbetler hareket ve bilinç durumunda geçici ve ani olarak meydana gelen değişmedir. Fakat her nöbeti epilepsi olarak adlandırmamak gerekir. Çocuklardaki sara hastalığının tedavisi erken zamanlarda başlandığı zaman çoğunlukla ileri yetişkinlik zamanında görülmezler.

Çocuklardaki sara nöbetleri iki türde görülebilir. Büyük epilepsi nöbetleri ve absan epilepsi nöbetleri.

Absan epilepsi nöbetlerinin belirtileri nelerdir?

1.Aniden ortaya çıkan bilinç ve hareket kaybı ( genelde 20 sn. kadar sürebilir )
2.Yüzde şaşkınlık belirten bir ifade ve anlamsız bakışlar vardır.
3.Çocuk nöbet sırasında kendisine söylenenlere yanıt vermez.
4. Durum kısa sürede düzelir ve çocuk normal aktivitesine döner.

Büyük epilepsi nöbetlerinin belirtileri nelerdir?

1. Bilinç kaybı olur ve çocuk yere düşer
2. Bacak ve kollar kasılır.
3. Vücudu titrer
4. İdrar kaçırma.
5. Kasılma sonrası kendine gelme

Epilepsi nasıl ortaya çıkar? Beyindeki sinir hücreleri birbirlerine sürekli elektrik sinyalleri göndermektedir. Bu düzenli ve kendi işleyişinde devam eder. Fakat kimi zaman çeşitli etkenlerin etkisiyle bu elektrik sinyalleri aşırı bir şekilde çalışmaya başlar ve epilepsi nöbetlerine sebebiyet verir. Epilepsiye yüksek ateş, hipoglisemi, menenjit, kafa travması ve beyindeki yapısal bir bozukluk gibi etkenler yol açabilir.

Epilepsi kalıcı mıdır? Bu önceden bilinemez. Fakat iyi bir tedavi ile geçebilir. Kimi zaman ise yaşam boyu devam edebilir.

Sara nöbetlerinde acil durumlar nelerdir?

1. Eğer çocuk sara nöbetini ilk kez geçiriyorsa
2. Nöbet 3dk’dan daha fazla sürdüyse
3. Ardı ardına nöbetler geçiriyorsa . Bu durumları acil durumlar olarak kabul edip çocuğun hekimine göstermek gerekecektir.

Epilepsiye hangi çocuklar daha yatkındır?

Daha önce beyni etkileyebilecek derecede şiddetli travma geçiren çocuklar ve ailesinde bu tür bir hastalık olan çocuklar daha bir risk altındadır. Yani epilepsinin genetik boyutları da vardır.

Epilepsi hastalığının tedavisi

Çocuk ilk kez sara nöbeti geçiriyorsa hekim kesin teşhis için bir takım tahliller yapacaktır. Bunun için hastanede yatması gerekebilir. Sara nöbetlerini önlemeye yönelik ilaç tedavisi uygulanır. Eğer verilen ilaçlar çocukta ters bir etkiye yol açıyorsa mutlaka hekime bildirilmelidir. Bu durumda hekim başka bir ilaç önerebilir.

İlk kez nöbet geçiren çocuğu iyi takip etmek gerekir. Özellikle ilk nöbeti sırasında neler yaşandığını, nöbetin ne kadar süreyle devam ettiğini, ne gibi etkileri olduğunu iyi not etmek gerekir. Çünkü bu tür bilgiler hekime de yardımcı olacaktır.

Epilepsi nöbeti geçiren çocuk eğer sonraki 2 yıl içinde bir daha nöbet geçirmediyse sara olarak nitelendirilmezler.

Sara nöbeti geçiren çocuğa nasıl müdahale edilmelidir?

Eğer çocuk yerdeyse yan tarafına döndürülmelidir. Yan tarafına yatar vaziyetteyken eliniz çocuğun yanağının altında olmalıdır. Sara nöbeti geçiren çocuğu asla sıkı bir şekilde tutmamalıdır. Fakat hareketlerinden dolayı bir tarafına zarar vermemesi için yanında durulur. Çocuğun nefes alıp verdiğinden emin olunmalıdır.

Sara hastası çocuk için evde gerekli güvenlik önlemleri de alınmalıdır. Çünkü kaza geçirme ihtimali de bulunmaktadır. Söz gelimi ortalıkta sivri uçlu veya çocuğun yere düşerken kafasını veya bir yerini çarpacak eşyalar bulunmamalıdır. Yani geçiş yerleri olabildiğince sade olmalıdır. Güvenlik önlemleri dışarıdayken de oldukça önemlidir. Çocuk sara nöbetleri sırasında uykuya geçebilir. Bu durumda çocuğu uyandırmaya çalışmamalıdır ve uyanmasını beklemelidir. Epilepsi hastası çocuklarda suda boğulma vakaları da bir risk teşkil etmektedir. Çünkü sarar nöbetlerinin ne zaman geleceği bilinemez. Çocuk denizde veya havuzda olabilir. Bu durumdaki bir çocuğun denizde veya havuzdayken asla yanından ayrılmamak gerekir.

Epilepsi hastası çocukların beslenmesi nasıl olmalıdır?

Epilepsi hastası çocukların beslenmesi ilaç tedavisini destekler nitelikte olmalıdır. Bazı çocuklarda düşük karbonhidratlı ve düşük proteinli bir beslenme diyeti önerilebilir. İlaç tedavisi ve diyet programı etkili olmaz ise cerrahi yöntem de bir çözüm olarak uygulanabilir.

Çocukta epilepsi nöbetlerinin tekrarlanmaması için ne yapmalıdır?

Çocuğun ilaçlarını düzenli olarak almasını sağlamalıdır. İlaçlar önerilen şekilde kullanılmalı ve taviz verilmemelidir. Çocuğun kendini fazla yormamasına dikkat etmeli ve aşırı heyecanlanmasına engel olunmalıdır. Eğer bir diyet programı önerildiyse buna uyulmalıdır.



7. ŞEKER HASTALIĞI

Kanda yüksek şeker değerlerine neden olan şeker hastalığı (diyabet), hayat boyu süren, kronik bir hastalıktır. Vücudumuzdaki kan şekerini dengelemek için pankreas tarafından insülin adlı bir hormon üretilir. Şeker hastalarında ise insülin az üretiliyordur, hiç üretilmiyordur ya da vücutta insülin direnci vardır. Şeker hastalığını genel hatlarıyla anlamak için yiyeceklerin vücut tarafından enerjiye dönüştürülmeleri normalde nasıl bir süreçtir, önce bunu anlamak gerekir.

Şeker hastalığının belirtileri

- Çok sık idrara çıkma,
- Çok fazla susama,
- Bulanık görme,
- Halsizlik,
- bitkinlik durumları,
- Beklenmedik kilo kaybı,
- Acıkma hissi,
- Mide bulantısı,
- Kusma,
- Nefes kokusu,
- Sık idrar yolu enfeksiyonu,
- Adetten kesilme,
- Kuru ve kaşıntılı deri,
- Yaraların kolay kolay iyileşmemesi.

Kimler Şeker Hastalığı Riski Taşır?

- Gizli şekeri olanlar (bozulmuş glukoz toleransı da denir)
- 45 yaş ve üzerindekiler Ailesinde şeker hastalığı bulunanlar
- Fazla kilolu olanlar
- Hareketsiz bir yaşam sürenler, spor yapmayanlar
- Yüksek tansiyonu olanlar Kolesterol seviyesi sağlıksız seviyelerde olanlar
- Gebelik şekeri geçirmiş olan kadınlar Kötü beslenenler,
- Sağlıklı ve dengeli beslenme önerilerine uymayanlar

Şeker Hastalığı İçin Öneriler:

Beslenme: Şeker hastalığı olan kişilerde kan şekerinin normal seviyelerde devam edebilmesi için beslenme oldukça önemli rol oynamaktadır. Önemli olan, kişinin porsiyonlarının az olması değil, vücudunun ihtiyacını karşılayabilecek yiyecekleri tüketmesidir. Besinler 4 temel gruba ayrılır:

• Sebze ve meyveler: portakal, elma, muz, havuç,ıspanak gibi...
• Hububatlar: tahıllar ve ekmek (buğday, pirinç, arpa, yulaf gibi) ,
• Mandıra ürünleri (süt, krema, yoğurt gibi)
• Etler (kümes hayvanları,balık,yumurta vs.)

Egzersiz: Düzenli şekilde uygulanan egzersizler sayesinde vücuttaki fazla şekerin yakılması sağlanır. Bu sayede kan şekeri düzeyleri de düşer. Doktorun tavsiye ettiği egzersiz biçimin seçilmesi ve egzersizlerin ardından kan şekeri düzeylerinin ölçülmesi oldukça önemlidir. Fazla enerjiye ihtiyaç duyulan egzersiz biçimlerinin kan şekerini aşırı düşürebileceği de akıldan çıkarılmaması gereken bir etkendir.

Stres ve Hastalıklar: Psikoljik açıdan stres ya da soğuk algınlığı, grip, bakteriel enfeksiyonlar sebebi ile meydana gelen fizyolojik stres insülinin geretiği gibi fonskiyonunu devam ettirmesini engelleyecek hormonların üretimine yol açabilirler. Kalp krizi gibi kimi rahatsızlıklar ya da büyük travmalar kan şekeri düzeylerini yükselmesine yol açabilir. Stres ve hastalık gibi hallerde kan şekeri oranlarının devamlı ve sürekli kontrol edilmesi faydalı olacaktır. Pneumococcal pnömoniye ve gribe karşı aşılanmak, bu riski azaltan bir etkendir.

Alkol: Alkol karaciğerden glikozun serbest bırakılmasını önler. Kan şekeri düzeylerinde çok fazla düşmelere yol açabilir. Alkol tüketilmesi gerekiyor ise makul bir düzeyde tüketilmesi ve önceden muhakkak bir şeyler yenmelidir.



8. TANSİYON RAHATSIZLIĞI

Tansiyon kalbin vücuda kanı dağıtmak için kullandığı güçtür. Sol kalbin kanı vücuda atarken kullandığı güce birinci veya büyük tansiyon denir. Kalbin kan akımı bittikten sonra damarlarda oluşan durgun basınca da ikinci veya küçük tansiyon denir. Kan basıncının normalden yüksek olmasına da hipertansiyon denir.Bazen bu konuda kavram kargaşası yaşanabiliyor. Bir çok kişi benim hipertansiyonum var derken,kendilerinde mevcut kalıcı ve sürekli kontrol altında tutulması gereken bir hastalık yerine zaman zaman stres ve üzüntüye bağlı tansiyonlarının yükseldiği; bunun hastalık değil geçici bir durum olduğu yanlış anlayışını benimseme eğilimindedir. Normal kan basıncı artık 120/80'in altı olarak kabul edilmektedir.140/90'ın üstü hipertansiyon, aradaki değerler yüksek-normal olarak tanımlanır ve izlenmesi, bazı durumlarda da tedavisi gereken değerlerdir. Gizli tansiyon belki bu grubu ifade etmek için uygundur. Tansiyonun yaşla birlikte görülme sıklığı artar.

Hipertansiyona sebep olan hastalıklardan nelerdir? Böbrek hastalıkları – nefritler, polikistik böbrek, böbrek yetmezliği, böbrek atar damarında tıkanıklık, Hormon ve metabolizma hastalıkları, şeker hastalığı, tiroid hastalığı, böbreküstü bezi hastalığı, kalp hastalıkları, kalp kapak hastalıkları, bazı ilaçlar-romatizmal ağrı kesiciler, kortizon, soğuk algınlığı grip ilaçları, hormon ilaçları-östrojen, antidepresanlar, iştah kesiciler hipertansiyona sebebiyet verebilir.



9. VEREM (TÜBERKÜLOZ)

Tüberküloz solunum yoluyla akciğerlere giden verem mikrobunun yol açtığı bulaşıcı bir hastalıktır. En sık akciğerler olmak üzere tüm organları tutabilir. Dünyada her yıl yaklaşık 9 milyon insan tüberküloz hastalığına yakalanmaktadır. Zengin-fakir, genç-yaşlı herkes tüberküloz hastası olabilir.

Tüberküloz nasıl bulaşır? Tüberküloz hastalığı; tedavi görmemiş veya düzenli tedavi görmeyen tüberküloz hastasından öksürme, hapşırma veya konuşma esnasında ortama yayılan ve verem mikrobu içeren damlacıkların solunum yoluyla alınmasıyla bulaşır.

Bulaşma nasıl önlenir? -Tüberküloz hastaları ilaçlarını düzenli olarak (bir gün bile aksatmadan) kullanmalı ve doktorunun önerdiği süreyi tamamlamalıdır.- Öksürürken ve hapşırırken ağız ve burunlarını mendille kapatmaları gerekir.- Bulaştırıcı dönemdeki verem hastaları kapalı ortamlarda, başka insanlarla birlikteyken maske kullanmalıdır.

Belirtileri

• 2-3 haftadan uzun süren öksürük
• Balgam çıkarma
• Ateş
• Gece terlemesi
• İştahsızlık
• Kilo kaybı
• Halsizlik
• Yorgunluk
• Nefes darlığı
• Göğüs ve sırt ağrısı
• Kan tükürmek

Tüberküloz, TEDAVİSİ MÜMKÜN OLAN bir hastalıktır.

Tüberküloz tedavisinde ilaçların bir gün bile aksatılmaması önemlidir. Tüberküloz hastalarının tedavisi için önerilen tedavi yöntemi Doğrudan Gözetimli tedavi uygulamasıdır.

Doğrudan gözetimli tedavi (DGT); tüberküloz hastasının tüm tedavisi süresince ilaçlarının her bir dozunu bir görevli ya da sorumlu bir kişinin gözetiminde içmesi ve bu durumun kaydedilmesi esasına dayanan bir tedavi şeklidir.



10. KİSTİK FİBROZ

Kistik fibrozisli hastalarda tüm yaş grubunda en sık görülen şikayetler solunum sistemi ile ilişkilidir. Hastalar yenidoğan ve süt çocukluğu döneminde sık tekrarlayan bronşiolit, çocukluk ve ergenlik döneminde de tedaviye dirençli astım, uzun süren balgamlı öksürük, tekrarlayan zatürreler ya da hava yolarında genişleme (bronşiektazi) gibi bulgular ile karşımıza çıkabilir. Akciğer hastalığının şiddeti kişiden kişiye değişmektedir. Bazen aynı mutasyona sahip KF’li hastalarda bile hastalığın şiddeti çok farklı olabilir.

Solunum sistemi üst ve alt solunum yolları olmak üzere ikiye ayrılır. Üst solunum yolları ağız, boğaz, burun ve sinüslerden, alt solunum yolları ise akciğerler ve hava yollarından oluşur. KF’li hastalarda üst solunum yollarında en sık rastlanan bulgu uzun süreli burun ve sinüs iltihabı ve burunda poliplerin oluşmasıdır. Burun ve sinüs iltihabı olan hastalarda; burun akıntısı, burun tıkanıklığı, koku almada azalma, başağrısı, öksürük, ağızda kötü koku, horlama, ağızdan nefes alma, burundan konuşma ve işitmede azalma görülür. Burunda polip olan hastalara burun tıkanıklığı, kaşıntı gibi alerjik bulgular eşlik edebilir. Alerji olmadan da KF’li bir hastada nazal polip sık görülür.

Hastaların klinik kontrollerinde balgam kültürü yapılması bu enfeksiyonların erken tanı ve tedavisi açısından çok önemlidir.



11. ANEMİ (KANSIZLIK)

Anemi (Kansızlık) hemoglobin miktarının yaş ve cinsiyete göre dünya sağlık örgütü tarafından kabul edilen kriterlerin altında kalmasıdır. Bu kriterler erişkin erkeklerde 13 g/dL, kadınlarda 12 g/dL nin altı kabul edilir. 6 ay ile 6 yaş arası çocuklarda 11 g/dL nin, 6-14 yaşlarda 12 g/dL nin altı anemidir.En sık rastlanan anemi türleri demir eksikliğine bağlı anemi, Folik asit eksikliğine bağlı anemi, Vitamin B-12 eksikliği anemisidir.

Demir Eksikliği Anemisi Tanım olarak düşük miktarda demire bağlı olarak kanın kırmızı hücrelerindeki azalmadır. Kansızlığın en sık görülen şekli budur. Demir, kanda oksijen taşıyan pigment olan hemoglobinin önemli bir parçasıdır. Demir eksikliğinin nedenleri :*Diyette az miktarda alınma, Vücut tarafından az miktarda emilimi, Kronik kanamalar (ağır adet kanaması dahil)

Demire bağlı aneminin kendine özel bulgular nelerdir ? Yiyecek dışındaki şeylere istek. Örneğin: toprak, buz, kireç taşı, nişasta gibi…,Ağız kenarında ve tırnaklarda çatlaklar, Tırnaklarda biçimsizlik: kaşık biçimi almaları gibi…,Tahriş olmuş dil

Hangi besinler demir açısından zengindir? Kırmızı et, karaciğer, balık, kuru üzüm ve yumurta sarısı demir açısından zengin gıdalardır. Un, ekmek ve tahıllar demir ile zenginleştirilmiş olabilir.

Demir eksikliği anemisi düşünülen hastalarda yapılması gereken başlıca tetkikler neler olmalıdır? Tam kan sayımı, serum demiri, serum demiri bağlama kapasitesi, transferin saturasyonu, serum ferritin düzeyi, dışkıda gizli kan ve periferik yaymadır. Tam kan sayımında düşük hemoglobin ve hematokrit değeri, kanda düşük ferritin düzeyi, kanda total bağlama kapasitesi ve kan kaybını değerlendirmek açısından dışkıda gizli kan görülebilir.

Tedavi olarak ne uygulanır?Ağızdan demir tedavisinde kullanılan demir formları demirsülfat, demir glukanat ve demir fumorattır. Demir tedavisine başladıktan iki ay sonra hemoglobin düzeyi normale dönecektir, ancak çoğunlukla kemik iliğinde olan demir depolarını doldurmak amacı ile tedaviye 6-12 ay daha devam edilmelidir. Damar içerisine veya kas içerisine uygulanabilecek demir ilaçları da ağızdan alıma dayanamayan hastalarda kullanılabilir. Tedavi ile birlikte kan sayımı iki ay içerisinde normale dönecektir.

Folik Asit Eksikliğine Bağlı Anemi Vücudun yeterli kırmızı hücreleri yaratmak için folik aside ihtiyacı vardır. Folik asit olmadığı durumlarda kan hücresi üretimi azalmaya başlar. Bu durum sonunda anemi görülür. Folik asitin emilimini ve metabolizmasını etkileyen en önemli madde alkoldür. Bu sebeple folik asit eksikliğine bağlı anemi en çok alkoliklerde görülür. Ayrıca keçi sütü ile beslenmekte folik asiti düşürür. Diğer nedenler bağırsak hastalıkları, ağızdan alınan doğum kontrol hapları, kanser için alınan çeşitli ilaçlar ve epilepsi.

Folik Asit Eksikliğine Bağlı Aneminin kendine özgü bulguları nelerdir ?

İshal, Depresyon, Şişmiş ve kırmızı bir dil

Vitamin B-12 Eksikliği Anemisi

B-12 vitamininin emilimi mide de gerçekleşir. Bu emilimin gerçekleşmesi için mide B-12 asıl faktörü denilen bir maddeyi salgılaması gerekir. Bu faktörün eksikliği bu vitaminin eksikliğine neden olur. B-12 vitamini kırmızı kan hücrelerinin kemik iliğinden üretilmesi için gereklidir. Yetersiz miktar anemiye neden olur. Bu tarz anemi daha çok hayvan ürünleri yemeyen vejeteryanlarda ve mide rahatsızlıklarında (atrofik gastrit) görülür.

Bu Aneminin kendine özgü bulguları ?

Eller ve ayaklarda ürperme, Bacaklarda, ayaklarda ve ellerde duyu kaybı, Sarı ve mavi renklerle ilgili olarak renk körlüğü, Şişmiş ağrıyan ve yanan bir dil, Kilo kaybı, Kararmış cilt, İshal, Düzensizlik, Depresyon, Entellektüel fonksiyonların azalması.



12. DİKKAT EKSİKLİĞİ (DEHB)

DEHB belirtileri dikkatsizlik ve/veya hiperaktivite ve tepiselliği kapsar. Bu özellikleri her çocuk şu veya bu şekilde sergiler. Fakat DEHB teşhisi koymak için, belirtilerin çocuğun yaşına uygun olmaması gerekir. DEHB çocuklarda ve gençlerde yaygındır. Yetişkinlerde de bu bozukluk görülebilir. Yetişkinlerde belirtiler bazı farklılıklar olabilir. Örneğin, bir yetişkin hiperaktivite yerine tez canlılık sergileyebilir. Ayrıca, DEHB'li yetişkinler sürekli olarak kişiler arası ilişkilerde ve işte problem yaşarlar.

Dehb Dikkatsizlik Belirtileri Şunlardır: "Detaylara dikkat etmemek "Dikkatsizce hatalar yapmak "Dikkat edememe ve görevi bitirememe "Dinlememe "Açıklamaları takip edememe veya anlayamama "Çaba gerektiren görevlerden kaçma "Dikkat dağınıklığı veya unutma "Görevi bitirmek için gereken şeyleri kaybetme

Dehb Hiperaktivite-impulsivite Belirtileri Şunlardır: "Kıpırdanmak "Durmadan kımıldamak "Otururken sık sık ayağa kalkmak "Uygun olmayan zamanlarda koşmak veya tırmanmak "Sessizce oynamada zorluk çekmek "Aşırı konuşmak veya sırası gelmeden konuşmak "Söz kesmek.

Genellikle DEHB nasıl teşhis edilir? Psikologların, psikiyatristlerin ve pedagogların çoğu Mental Bozukluklar için Teşhissel ve İstatistiksel Kılavuz (DSM-IV)' de altı çizilmiş olan dikkatsizlik ve hiperaktivite belirtilerine dayanarak teşhis koyar. Bir kişiye DEHB teşhisi konabilmesi için belirtilerinin en az altı ay sürmüş olması ve bireyin okul ve bireysel hayatını engelleyecek kadar şiddetli olması gerekmektedir.



13. OBEZİTE

Obezite günümüzde gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli sağlık sorunları arasında yer almaktadır. Obezite genel olarak bedenin yağ kütlesinin yağsız kütleye oranının aşırı artması sonucu boy uzunluğuna göre vücut ağırlığının arzu edilen düzeyin üstüne çıkmasıdır.

Yetişkin erkeklerde vücut ağırlığının %15-18'i, kadınlarda ise %20-25'ini yağ dokusu oluşturmaktadır. Bu oranın erkeklerde %25, kadınlarda ise %30'un üstüne çıkması obeziteyi oluşturmaktadır.

Günlük alınan enejjinin harcanan enerjiden fazla olması durumunda, harcanamayan enerji vucutta yağ olarak depolanmakta ve obezite oluşumuna neden olmaktadır.

Anlaşılacağı üzere obezite; besinlerle alınan enerjinin (kalori) harcanan enerjiden fazla olması ve fazla enerjinin vücutta yağ olarak depolanması (%20 veya daha fazla) sonucu ortaya çıkan, yaşam kalitesini ve süresini olumsuz yönde etkileyen bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

Obeziteye neden olan etmenler Aşırı ve yanlış beslenme alışkanlıkları, Yetersiz fiziksel aktivite, Yaş, Cinsiyet, Eğitim düzeyi, Sosyo – kültürel etmenler, Gelir durumu, Hormonal ve metabolik etmenler, Genetik etmenler, Psikolojik problemler, Sık aralıklarla çok düşük enerjili diyetler uygulama, Sigara- alkol kullanma durumu, Kullanılan bazı ilaçlar (antideprasanlar vb.), Doğum sayısı ve doğumlar arası süre.

Vücut Kitle Endeksi nasıl hesaplanır?

Vücut kitle endeksi, vücut ağırlığınızın boy uzunluğunuzun karesine bölünmesi ile elde edilir. Sonuç olarak elde edilen değer yani beden kitle endeksi aşağıdaki aralıklarda değerlendirilir.

0-18.4: Zayıf
18.5-24.9: Normal
25.0-29.9: Fazla Kilolu
30.0-34.9: Şişman (Obez) - I. Sınıf
35.0-44.9: Şişman (Obez) - II. Sınıf
45.0 ve üstü: Aşırı Şişman (Aşırı Obez) - III. Sınıf

Beslenme Yanlışlarını Önlemenin Yolları

1. Çocuğunuzun beslenme gereksinimlerini abartıp tabağına fazla yemek koymayın. Yemeğini bitirmesi için baskı yapmayın.
2. Çocuğunuzun sabah kahvaltısını atlamasına izin vermeyin. Özellikle okul çocuklarını sabah kahvaltısını evde yapmadan okula yollamayın.
3. Çocuğunuzu akşam yemeğinde çok fazla besleme yanlışı-na düşmeyin.
4. Okul çocuklarının ev dışında dengesiz, düzensiz ve “Fast Food” denilen zararlı, kalorisi yüksek besinlerle beslenme-sini kabul etmeyin.
5. Kalorileri yüksek olan kola, bisküvi, şeker, çikolata ve cips gibi yararsız ve şişmanlatıcı gıdalardan çocuğunuzu uzak tutun.
6. Yaptığınız yemeklere daha az yağ koyun, yağlardan zeytin yağını tercih edin, kızartmalardan uzak durun.
7. Pasta, kek, kurabiye ve böreklerin yapma sıklığını azaltın.
8. Çocuğunuzun ara öğün olarak sadece meyve yemesini sağlayın.

Sağlıklı Beslenmenin Temel Kuralları

1. Çocuğunuza sabah kahvaltısını mutlaka yaptırın.
2. Çocuğunuza günde 2 su bardağı süt içirin.
3. Öğün atlamayın.
4. Çocuğunuz günde 4-5 kez sebze, meyve tüketsin. Sabah kahvaltıda domates, salatalık; öğle salata, akşam sebze ve ara öğünlerde meyve gibi.
5. Hazır meyve sularından uzak durun, çocuğunuza taze sıkılmış meyve suyu içiri’n. 6. Çocuğunuzu dengeli beslemeye özen gösterin. Ona dört temel besin grubundaki gıdaları verin. (Süt ve süt ürünleri, et ve yumurta, kuru baklagiller, meyve ve sebzeler, ekmek ve tahıllar)

Tedavisi

Çocuk gelişen ve büyüyen bir yapıdadır. Çocuk şişmanlığın’ tedavi ederken onun büyümesini etkilemeden kilo vermesi sağlanmalıdır. Çok şişman olmayan bir çocuğun kilo almasını engellemek yeterlidir. Bu çocuklar boy uzaması süreceği için zaman içinde ideal kilolarına kavuşurlar.

Çok şişman çocuklarda haftada yarım kilo verecek tarzda program hazırlanır. Daha fazla kilo vermeye yönelik yaklaşımlar büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkiler. Tedavinin temelini diyet ve fiziksel etkinliklerde artış oluşturur.

Altı yaş altı çocuklarda diyet uygulaması önerilmez. Altı yaşın üstünde ise düşük kalorili dengeli bir diyet uygulanabilir. Bu tür diyette çocuğun alması gereken kalori miktarı % 30 azaltılır, doğrudan kalori sağlayan şeker ve tatlılar en aza indirilir. Şeker gereksinimleri daha ziyade emilimi düzenli ve yavaş olan meyve ve sebzelerden karşılanır. Kola, hazır meyve suları ve “fast food” yiyeceklerden uzak durulur.

Gıdaların yağ oranı düşürülür, zeytinyağı hariç tüm yağlar diyetten çıkarılır. Protein gereksinimlerinde kesinlikle kısıtlama yapılmaz, et ve süt gruplarında azaltmaya gidilmez. Yağsız süt tercih sebebidir.

Diyette gıdalar sık ancak küçük porsiyonlar şeklinde verilir, günde 3 ara, 3 ana öğün beslenme idealdir.

Çocuk şişmanlığında ilaçla tedavi birçok tehlikeli yan etkisinden dolayı önerilmez.

Televizyon çağı çocukları yeterli fizik egzersiz yapmadıkları için şişmanlığa büyük katkı sağlarlar. Bu nedenle programlı fiziksel etkinlikler şişmanlık tedavisinde çok önemli rol alırlar.

Fiziksel etkinlikler enerji harcamanın yanı sıra aşırı yağlı gıdaları olan isteği azaltırlar. Fiziksel etkinlikler çocuğu sosyalleştirir, kendine saygısını artırır ve yeme isteğinin psikolojik boyutunu da en az düzeye indirir.

Yürüme, koşma, bisiklete binme ve yüzme gibi etkinlikler haftada en az 3 kez 10 dakika ile başlayıp 30 dakikaya kadar uzatılarak yapılmalıdır.

Belirli davranış kalıplarını oluşturarak şişmanlıktan daha kolay kurtulmak olasıdır. Aşağıdaki basit ve günlük yaşamda kolaylıkla uygulanabilecek öneriler çocukluk çağı şişmanlığın ’azaltır:

1. Çocuğunuzun yemeğini çok suratlı yemesine izin vermeyin. Besinleri iyice çiğnemesini sağlayın.
2. Yemek yerken çocuğunuz bir başka şeyle uğraşmasın, örneğin televizyon seyretmesin.
3. Yemek aralarında şeker, tatlı ve kurabiye tarzı kilo aldırıcı gıdaları çocuğunuza ikram etmeyin.
4. Yemek saatlerine uyun, çocuğunuz öğün atlamasın.
5. Evinizdeki beslenme alışkanlıklarını sağlıklı duruma getirin ve ailenizin tüm üyeleri bu kararlara uysun. Şişmanlık tedavisinin gerçek amacı sadece belli bir sürede kilo verme değildir, bundan daha önemli olan çocuğun tüm yaşamı boyunca sürdüreceği sağlıklı yaşama düzenini oluşturmaktır. Sağlıklı beslenmeye bir çocukta sonraki yaşlarda şişmanlık ve buna bağlı metabolik hastalıkların oluşma olasılığı azalır.



14. FENİLKETONÜRİ (FKU)

Fenilketonüri kalıtsal metabolik bir hastalıktır. Hastalıkta bir protein yapıtaşı olan fenilalanin metabolize edilemez, kanda birikir ve geriye dönüşümsüz beyin hasarı yaratır. Erken tanımlanıp tedavi edilmediği takdirde kaçınılmaz son ağır zihinsel geriliktir. Ülkemiz hastalığın en sık izlendiği ülkelerdendir. Doğan her 4.500-6.000 bebekten biri fenilketonüri ile doğmaktadır. Doğması beklenen bebek sayısı ile değerlendirildiğinde her yıl 200-250 yeni fenilketonüri vakasının topluma katılacağı hesaplanır. Çekinik genle taşınan bu hastalığın taşıyıcı sıklığı ülkemizde yüksektir. Her 100 kişiden dördünün bu hastalığı taşıyor olmasının yanı sıra %22 ‘ye varan akraba evliliği, hastalığın ülkemizde sıklıkla izlenmesinin nedenidir. Ağır zihinsel geriliği olan fenilketonürili bireylerde nöbet geçirme, agresif yada otistik davranış bozuklukları, dermatit şeklindeki cilt lezyonları yanı sıra vakaların sadece % 60’ında anne babaya göre açık saç-göz-ten rengi ile karakterize görünüm vardır. Hastalığın tanısının ardından çocuklar uygun diyetle sağlıklı bir hayat sürebilmektedir.

Tedavide genel ilke gıda ile alınan fenilalanin miktarını azaltarak kan fenilalanin düzeyini normal sınırlar içinde tutmaktır. Diyet tedavisi için fenilalanini çok azaltılmış veya fenilalanin içermeyen özel ve ilaç niteliğindeki mamaların ve protein içeriği azaltılmış un, ekmek, makarna gibi ürünlerin kullanılması gerekir. Fenilketonüri hastalığı özel olarak üretilmiş düşük proteinli diyet ürünleri ile uygun bir şekilde tedavi edilirse hastanın normal zekaya kavuşması mümkündür.



15. TİROİD HASTALIĞI

Tiroid bezinin bedendeki birçok aktiviteyi kontrol eden, hormonların yapımını sağlayan, endokrin bezlerinizden bir tanesidir. Tiroid bozukluğu ile ilgili 13 temel belirti şunlardır. Bu semptomlardan birine sahip olanların kandaki tiroid hormonu seviyenizi ölçtürmesi ve bir doktora başvurması gerekir. Birçok tiroid hastalığı ve bozukluğu vardır ancak bunlardan 2 tanesi çok yaygındır; hipertiroidizm (vücudunuzda gerekenden daha fazla tiroid hormonu üretilmesi) ve hipotiroidizm (vücudunuzda gerekenden daha az tiroid hormonu üretilmesi). Diğer rahatsızlıklar ise guatr (tiroid bezinin büyümesi), tiroid kanseri, tiroidnodülleri (tiroid bezi içindeki yumrular) ve tiroditis (tiroid bezinin inflamasyonu)’dir. Hipotiroidizm hipertiroidizmden daha yaygındır ve bu iki rahatsızlık yakın bir şekilde bağlantılı olmasına rağmen, teşhis ve tedavilerinde birçok önemli farklılıklar vardır.

Tiroid bozukluğunun 13 belirtisi; Yorgunluk ve uyku bozuklukları, kilo değişimleri ,mod ve zihinsel değişiklikleri, bağırsak problemleri, kas ya da eklem problemleri, düzensiz adet, kısırlık, libido problemleri, saç ve derideki değişiklikler, vücut sıcaklığı, kolestrol problemleri, kan basıncı, kalp hızı, boyun genişlemesi (guatr), risk faktörleri: yaş, cinsiyet ve sigara



16. AKDENİZ ANEMİSİ

Akdeniz anemisi, Talasemi adı ile de bilinen genetik ve bir tür kan hastalığıdır. Hastalık ile anılacak olan iki açılım vardır. Birincisi Akdeniz anemisi hastalığının kendisi, diğeri ise; Akdeniz anemisi taşıyıcılığıdır. Taşıyıcı grupta bulunan kişiler hayatlarını normal yaşayıp her hangi bir şikayette bulunmazlar. Laboratuvarda bakılacak kan tetkiki ile açığa çıkacak olup, bebek bekleyen çiftlerde önemli olabilecektir. Anne yahut baba taşıyıcı ise bebek bu açıdan değerlendirmeye alınabilir.

Akdeniz anemisi hastalığının açıklanmasında gen zincirinde bazı bölümlerde sentez hızının aksadığı görülür yahut o zincir tamamen yok olarak görülür. Beta talasemi ismi ile zikredilen tür, Türkiye de en fazla bahsi geçen türdür. Ve bu türün tıbbı açıklamasında beta zincirindeki bulunan sentezleme hızı azalmış olmaktadır.

Akdeniz Anemisi Belirtileri:

• Halsizlik
• Solukluk
• İştah problemleri
• Karında şişlik
• Gözlerde mevcut sarılık
• İdrar yapısında koyulaşma
• Yüzdeki bulunan kemiklerde şekil değişmeleri
• Dalak büyümesi

Akdeniz Anemisi majörde tedavi olanakları; *Kan transfüzyonları, *Gerekli halde dalağın alınması



17. SEREBRAL PALSİ

Yaptığımız her şey beynin kontrolü altındadır. Vücudumuzdaki her bir kas, beynin farklı bir bölgesi tarafından kontrol edilir. Serebral palside, bu beyin bölgelerinden birinde gelişim kusuru veya tahribat vardır. Serebral, beyinle ilgili demektir. Palsi ise kas kontrolünde yetersizliği veya kas zayıflığını anlatır. Sonuç olarak, serebral palsi beynin bir bölgesindeki hasar nedeniyle ortaya çıkan kas kontrol yetersizliğini anlatan bir terimdir. Serebral palsi terimi, yaşamın erken döneminde ortaya çıkan ve gelişmekte olan beyni etkileyen sorunları tanımlamak için kullanılır. Serebral palsili çocuklarda güçsüzlük, sertlik, yavaşlık, titreme ve denge bozukluğu gibi pek çok sorun gözlenebilir. Sorunlar hafiften ağıra değişiklikler gösterebilir. Hafif tip serebral palside, çocukların bir kol veya bacağında belli belirsiz bir acemilik vardır ve çoğu kez tanı güçlüğü yaşanır. Ağır tiplerinde ise günlük yaşam aktiviteleri sırasında çok ciddi güçlükler yaşanır.

Serebral palsiye neden olan faktörler neler olabilir? Pek çok farklı nedeni vardır. Beyindeki sorun şu nedenlerle ortaya çıkabilir:

1. Beyin bir nedenle normal büyüme ve gelişimini gerçekleştirememesi
2. Gebeliğin ilk aylarında, annenin geçirdiği kızamıkçık gibi enfeksiyonlar veya beyin gelişimini engelleyen anormallikler
3. Doğum esansında, bebek yeterli oksijen alamaması
4. Doğumu takip eden günler içerisinde, bebeğin geçirdiği menenjit gibi ciddi enfeksiyonlar beyin gelişimine engel olması
5. Yaşamın ilk yıllarında geçirilen kazalar kalıcı beyin hasarına yol açması

Kesin tedavisi mümkün müdür?

Serebral palsi terimi kalıcı bir rahatsızlığı anlatır. Bu hastalıkla ilgili sorunlar (kas zayıflığı veya gerginliği, istemsiz hareketler) yaşam boyu devam eder. Ancak, çocuk yaş ilerledikçe uygun tedavi yaklaşımlarının katkı ve desteği ile bu sorunlara uyum sağlamayı onlarla başa çıkmayı öğrenebilir. Tedavi, hastalığı tamamen yok edemese de anlamlı iyileşmeler sağlar.



18. OTİZM

Otizm Nedir ? Otizm, yaşamın ilk üç yılı içinde ortaya çıkan ve yaşam boyu devam eden, sosyal etkileşim, sözel ve sözel olmayan iletişimde problemler, tekrarlayıcı davranış ve kısıtlı ilgi alanları ile kendini gösteren, karmaşık gelişimsel bir bozukluktur.

Otizme Ne Sebep Olur? Otizmin nedeni henüz tam olarak tespit edilememiştir. Otizmin tek bir nedeni yoktur. Pek çok nedeni olduğu artık bilinmektedir. Otistik bireylerde beyin hücreleri farklı çalışmaktadır. Hücreler arasında mesaj taşıyan kimyasal ileticilerde eksiklik yada fazlalık olduğu düşünülmektedir. Bazı genetik hastalıklar otizme yol açar. Genetiğin otizmin nedenleri arasında önemli bir yeri vardır. Kardeş ve ikiz çalışmaları bunu doğrulamaktadır. Otistik bir çocuğun kardeşinde otizm görülme riski genel popülasyona göre 50-100 kat daha fazladır. Tek yumurta ikizlerinde her ikisinin birden otistik olma oranı çift yumurta ikizlerine göre daha fazladır. Bütün bunlar genetiğin etkisini bize gösteriyor fakat sadece genetiğin tek neden olmadığı noktasına da ulaştırıyor. Sadece genetik etkili olsaydı tek yumurta ikizlerinde her iki bebeğinde her zaman otistik olması gerekirdi. Yapılan çalışmalar bir tek gen değil birden çok genin etkileşimi sonucu hastalık yapıcı etki oluştuğunu ortaya koymuştur. Klinik tablodaki davranışsal çeşitlilik çevresel faktörlerinde etkili olduğunu düşündürmektedir. Doğum öncesi, doğum ve doğum sonrası faktörler ile otizm arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Eldeki bulgular genetik olarak otizme yatkınlığı olan çocukların doğum sırasında sorun yaşama riskinin daha fazla olduğunu göstermektedir. Ayrıca, anne karnında geçirilen kızamıkçık virüsünün, pek çok anormalliğin yanında otizme de yol açabildiği bilinir.

Şu kesin olarak bilinmektedir ki, otizm tek bir nedenle olmaz, birden çok etkenin bir araya gelmesiyle meydana gelen oldukça karmaşık bir durumdur.

Otizm erkeklerde kızlara oranla 4 kat daha fazla görülür fakat genelde kızlarda daha ağır seyreder. Otistik bireylerin % 70’inde zeka geriliği görülmektedir. % 30’u normal ve bu %30’luk dilimin %10’u üstün zekaya sahiptirler. Zeka düzeyi ve eşlik eden diğer hastalıklar otizmin ağırlık derecesi üzerinde belirleyici rol oynar. Eşlik eden hastalıklar arasında en sık rastlanılanlar dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, duygudurum bozuklukları ve epilepsidir. Her üç çocuktan biri epileptik anlamda risk taşımaktadır. 0-5 yaş arası ve ergenlik döneminde epilepsi nöbetlerinin görülme olasılığı artar.

Ülkemizdeki kayıtlara göre 271.000 otistik özellikleri olan bireyin bulunduğu, bu rakamın 81.000’nin 0-14 yaş arası çocuklardan oluştuğu tahmin edilmektedir. Her 110 çocuktan biri otistik özellikler göstermektedir.

Genel Belirtileri

Göz kontağı kısıtlıdır yada yoktur. Çevreye ilgisizdirler. Adına tepki vermezler. Aşırı hareketli yada hareketsiz olabilirler. Bazıları fiziksel temasa (öpülme, sarılma vs.) izin vermez yada hoşlanmazlar. Çoğunlukla insanları değil cansız varlıkları tercih ederler. Sosyal ve duygusal açıdan kendilerini izole ederler. İşaret etmezler, ihtiyaçlarını yetişkinin elini kullanarak ifade ederler. Taklit becerisi yoktur yada sınırlıdır. Konuşma birçoğunda gelişmemiştir. Konuşma gelişse bile bunu iletişim aracı olarak kullanmazlar. Ekolaliktirler, söylenenleri papağan gibi tekrar ederler. Zamirleri ters kullanırlar. Uygun olmayan vurgulamalar, kalıp cümlelerle konuşurlar. Mekanik ve tek düze ses tonu kullanırlar. Uygunsuz gülme ve kıkırdamalar vardır. Düzen takıntıları vardır. Nesne takıntıları vardır. Objelere gereksiz yere bağlanma(İp, pet şişe, araba… vs)Rutinlerindeki değişikliklere tepki gösterirler. Tekrarlayan davranışları (stereotipiler) vardır. (Nesneleri çevirme, el çırpma, kanat çırpma, zıplama, kendi etrafında dönme, parmak ucunda yürüme…)Oyuncaklarla gerektiği gibi oynamazlar. (Arabaları dizerler, topu çevirirler…)Hayali oyun oynamazlar. Sürekli aynı oyunları oynamayı tercih ederler. Bazıları çok inatçıdır.

Bazıları ses, acı, koku, ışık ve dokunuşa aşırı hassasiyet gösterebilir. Bazıları soğuk, sıcak, acıya duyarsız olabilir. Bazıları tehlikeye karşı duyarsız olabilir. Yemek yeme bozuklukları vardır. Bazıları kendine, çevresindekilere ve eşyalara zarar verebilir. Beklemeye yada isteklerini ertelemeye pek tahammüllü değillerdir

OTİZMİN TEDAVİSİ

Otizmin bilinen bir tedavisi yoktur. Erken yaşta başlanan eğitimle, çocuğun yetenekleri ve gereksinimleri dikkate alınarak, bireysel özel eğitim programları hazırlanması ve uzman kişilerce uygulanması, günümüzde bilinen tek “tedavi” yöntemidir. Uygulanacak olan ilaç tedavisi otizme eşlik eden problemlerin azaltılmasına yöneliktir. Özel eğitim bir ekip çalışmasını gerektirir. Bu ekipte çocuğun kendi doktoru, özel eğitimcisi, konuşma terapisti, çocuk psikiyatrı ve/veya çocuk nöroloğu mutlaka bulunmalıdır. Ailelerin eğitim sürecine katılmaları ve desteklemeleri büyük önem taşımaktadır.